26 Haziran 2018 Salı

Atina - Pire Gezi Yazısı

Hazır Schengen vizemiz varken bayram tatilinde bir de Atina'yı gezip görmek istedik. Atina'yı tercih etmemizin nedeni hem yakın olması hem de diğer Avrupa şehirlerine göre uygun fiyatlarının olmasıydı (malum Euro çok yükseldi). Güzel bir üç gündü ama Atina için en fazla 3 gün zaman ayırmanızı tavsiye ederim zira biz artık sonuncu gün pek yapacak bir şey bulamadığımız için trenle farklı rotalara yöneldik. Bu nedenle 3 gün gibi kısa tatiliniz varsa Atina tercih edilebilir, ama daha uzun zamanınız varsa Atina + Yunan Adaları şeklinde hem gezi hem de deniz tatili ayarlayabilirsiniz. Genel itibariyle ben Atina'yı beğendim ancak biraz bakımsız ve köhne buldum. Netice itibariyle çok eski bir tarihi olan bir kent ve eminim her yıl pek çok turist de gidiyordur. Buna rağmen bakımsız olmasına üzüldüm, Yunan halkında Türk halkı Akdeniz insanı rahatlığı var sanırım, başka bir gerekçe aklıma gelmedi. Bu girişten sonra, nasıl gittiğimize gelince, Atatürk Havaalanı'ndan uçakla gittik, uçak biletlerini birkaç ay önce aldığımız için nispeten daha uyguna geldi. Zaten bir yurt dışı tatili planlıyorsanız muhtemelen (eğer tur değilse) biletleri aylar öncesinden alarak benzeri mali planları sizde yapıyorsunuzdur. İstabul - Atina arası uçuş yaklaşık 1 saat sürüyor, kısa bir mesafe. Havaalanından şehir merkezine metro ağı var, ATH.ENA ticket adında bir bilet ile ulaşım imkanından faydalanabiliyorsunuz (kişi başı 10 Euro). Biz şehir merkezine çok yakın bir noktada bulunan Athinas Street Inn'de kaldık (3 gün için 130 Euro ödedik). Hem konumu hem de otelin mirasfirperverliği sebebiyle Atina'ya gidecek olanlara burayı tavsiye edebilirim. Peki, gelelim gezilecek görülecek yerlere:

Atina deyince hepimizin aklına gelen ilk yer tabi ki Akropolis. Akropolis her gün ziyarete açık ve giriş saatleri sabah 08:00-19:30 arası ve giriş ücreti 10 Euro. Fakat çok sıra olduğu için ne kadar erken giderseniz o kadar faydalı zira aksi durumda -hele bizim gibi yazın gitmişseniz - sıcakta uzun süre sıra bekleyebilirsiniz. Şehirden yaklaşık 100 metre yükseklikteki bir sarp kayalığa inşa edilmiş tapınaklar Anadolu'nun farklı yerlerinde de gördüğümüz klasik Yunan mimarisi tarzına sahip. Zaten şehrin adı da Akro (doruk) ve Polis (şehir) kelimelerinden türetilmiş. İçindeki Parthenon ve Beule Kapısı, Athena Nike Tapınağı ve Dionysos Antik Tiyatrosu ile gerçekten görmeye değer bir yer, mutlaka gitmenizi tavsiye ederim. Bu bölgede bir de Akropolis Müzesi bulunuyor. Müze pazartesi günleri kapalı ve içine girmek için ayrıca bilet almak gerekiyor. Akropolis çevresinden toplanan heykeller bu müzede sergileniyor.

Akropol'den çıktıktan sonra Atina'da görülmesi gereken yerleri önemli bir kısmını tamamlamış oluyorsunuz zira en çok vakit alan yer burası. Akropol'den aşağı inerken bir dizi kafe, taverna ve alışveriş yapılacak butik dükkanların sıralandığı eski otantik evlerden oluşan dar sokaklar göreceksiniz. Bu bölgeye Plaka adı veriliyor. Antalya'daki Kaleiçi'ne benzer bir yer, bu nedenle gezip dolaşması keyif verici bir bölge. Helenistik esintili takılar veya Yunanistan'a özgü minik hediyelik eşyalar (magnet, nazar boncuğu, zeytinyağı sabunu) almak isterseniz Plaka bölgesindeki stantlarda aradığınızı bulabilirsiniz. Biz gitmedik ama Plaka bölgesinde "Plaka Müzeleri" adında birkaç müze de bulunuyor (Yunan Halk Sanatları Müzesi ve Arkeoloji Müzesi gibi). Müzelere giriş ücretli, ilginizi çekerse ziyaret edebilirsiniz.

Yunanistan deyince akla gelen bir diğer konu da katedral ve agoralar. Plaka'nın batı ucunda Yunan Agora'sı bulunuyor. Buraya giriş ücretli, içinde ise Attalos Stoası ve Agora Müzesi mevcut. Attalos Stoası antik çağdaki kamu binasının yeniden yapımı olduğu için (1950'lerde yapılmış) sıra sıra sütunlarıyla hiç dokunulmamış bir tapınak havası veriyor, güzel bir görüntüsü var. Buradan çıkınca, Atina'daki her yol gibi yolunuz Monastiraki Meydanı'na çıkacak. Monastiraki Meydanı'nda size çok aşina gelecek bir yapı göreceksiniz (solda). Osmanlı döneminden kalma bir cami, mimarisi aynı şekilde korunmuş ancak artık cami olarak değerlendirilmiyor, artık Yunan Halk Sanatları Müzesi'nin seramik eserleri sergileniyor. Monastiraki'de küçük bir Bizans Kapnikarea Kilisesi'ni ve meydanın hemen kuzeyindeki küçük antik yerleşimde Hadrianus Kitaplığı'nı ziyaret edebilirsiniz (yazının başındaki zakkum çiçekleri olan yapı).

Monastiraki Meydanı'ndan Sintagma Meydanı arasında yer alan Ermou Sokağı çok hareketli ve görülmesi gereken bir cadde. Burada (Bağdan Caddesi gibi) şehrin pahalı denilebilecek satış mağazaları yer alıyor. Ancak ben daha çok ilginizi çekecek bir yer söyleyeceğim, Monastiraki Meydanı'nda "Flea Market" adı altında bir sokak daha var. Bildiğimiz bit pazarı, ikinci el ürünler, biblolar, sokak giyimleri, rozetler, minik heykelcikler, yağlı boya tablolar, eski plaklar vb. ilginizi çeken pek çok şeyi burada uygun fiyata bulabilirsiniz. Atina'nın en renkli bölümlerinden birisi burası, ayrıca pazarlık da yapabiliyorsunuz. Burada gözünüze kestirdiğiniz bir kafede güzel bir Yunan Kahvesi (Greek Coffee) de içebilirsiniz, Türk Kahvesine çok benzediği için tadını seveceğinizden eminim.


Sintagma Meydanı'na gitmeye karar verirseniz, burada da Parlamento Binası'nı göreceksiniz. Parlamento'nun sütunlu girişinde önünde Yunan askerinin durduğu "Meçhul Asker Anıtuı" bulunmaktadır (solda). Sintagma çevresinde ise yeşil bir Ulusal Bahçe ve bir antik kent daha bulunuyor. Hadrianus Takı'nı geçince (sağda), geniş bir arazide yapılaşmış Zeus Olympias Tapınağı'nı göreceksiniz, burası da akşam 19:00'a kadar açık ve giriş ücretli (6 Euro). Dışardan görülebildiği için içine girmeyi tercih etmedik. Hemen yakınlarda (yürüme mesafesi) 1896'dan bu yana olimpiyatlarda kullanılan Panathenaiko Olimpik Stadyumu yer alıyor, buraya da giriş ücretli. Şehrin Sintagma çevresinde kalan kuzey tarafı diğer bölgelere göre daha derli toplu ve kalburüstü görünüyor. Muhtemelen şehir sonradan bu bölgeye doğru yapılaştı.

Atina'ya gelip de Akademi'yi görmemek de olmazdı. Tarihteki ilk yükseköğretim kurumu olan Akademi'nin ilk kurucusu Platon, tabi antik çağdan bu yana pek çok kez yeniden inşa edilmiş. 1926 yılında yeniden inşa edilen Akademi antik çağda yapılandan esinlenilerek yapılmış. Bu nedenle sütunları, heykelleri ven altın rengi Helenistik işlemeleriyle gerçekten güzel bir görüntüye sahip. Yunan Akademisi - Atina Üniversitesi ve Ulusal Kütüphane yan yana sıralandığı için antik Yunanda bir caddenin önünden geçiyormuşsunuz hissini de yaşıyorsunuz bir taraftan. Panoramik bir fotoğraf çekemedim ancak tüm binaları yakınına giderek tek tek inceledim, hepsinin mimarisi ve işlemeleri birbirinden güzel (solda bir örnek bulabilirsiniz).


Atina'nın genel görünümünü beğendim, dediğim gibi yalnızca biraz bakımsız kalmıştı. Hem ikliminin bize yakın olması hem de mimarinin, kültürlerimizin benzemesi, esnafın çat pat Türkçe konuşması nedeniyle ben Atina'dayken de Türkiye'deymişim gibi hissettim. Yalnızca yukarıda bahsettiklerimden farklı bir konuya daha değinmek istiyorum, Yunanistan'da 2008'de kriz protestoları sırasında öldürülen ve ayaklanmayı tetikleyen Aleksis'in öldürüldüğü sokakta kendisi için bir yazı yazılmış (solda). Aynı yere Berkin Elvan için de bir hatıra konulmuş (sağda). Buradan anlıyorum ki Yunan halkı da politikada Türk Halkı kadar aktif, politik konuları takip ediyor, tepki gösteriyor, kendince haksız gördüğü konulara eleştiri getiriyor.

Yunanistan bir diğer alametifarikası mezeleri ve içkileri. Zaten mezelerine ve içkilerine bunca yıllık komşuluk neticesinde aşinayız ama yine de denemeden edemedik. Üzerinde tek parça feta cheese bulunan Greek Salad (sağda), tanrıların gözde ürünü zeytin, Suvlaki (döner), közde patlıcan, tarama salata, kalamari, ktapodi (ahtapot), tzatsiki, saganaki, garides, astakos gibi tatları oldukça uygun fiyatlara denemeniz mümkün. Atina'da yemekler çok lezzetli çünkü pek çoğunda halis zeytinyağını bol bol kullanıyorlar. İçecek olarak ouzo alacaksanız çok fazla seçeneğiniz var, bunun yanında sürahide beyaz veya kırmızı şarap da alabilirsiniz. Aslında tüm mezelerin ve içkilerin fotoğraflarını çektim ancak yazının daha fazla uzamaması için burada bırakmayı uygun buluyorum.

Yazının başında belirttiğim gibi, Atina'ya 2 gün yeterli oluyor, bu nedenle 3. gün biz Pire'ye doğru yola çıktık. Pire Atina'nın 10 km güneyinde yer alıyor, buraya da şehir içinden kalkan trenlerle gidilebiliyor (tren derken Avrupa'daki konforlu trenlerden beklemeyin :)). Pire de dev gibi bir liman kenti, sürekli Yunan adalarına cruise gemiler kalkıyor ama görüntü olarak sanki Atina'nın arka sokaklarına gelmiş gibi oluyorsunuz. Pire'de çok fazla görülecek bir şey yok, yalnızca Agia Triada Katedrali, Zea Limanı, Pire Arkeoloji Müzesi ve Helen Denizcilik Müzesi bulunuyor. Yine de marinada güzel bir içecek & meze ikilisi gününüzün güzel geçmesini sağlayabilir. Havalanına doğrudan Pire'den gittiğimiz için buradan Atina E. Venizelos Havaalanına otobüs bileti alıp bu macerayı da burada sonlandırdık.

Tavsiyeler:

- Yaz ayları çok sıcak oluyor, mümkün ise bahar aylarında gitmekte fayda var.

- Her ne kadar ucuz bir ülke de olsa, para birimi Euro olduğu için Euro - TL paritesini de düşününce harcamalara dikkat etmekte fayda var.

- Bir akşam tavernada eğlenin, Yunan mezeleri ile birlikte Uzo için. Yunanistan'a has biraları ve yemekleri deneyin.

- Alabiliyorsanız zeytinyağı, Uzo, minik seramik vazolar, heykeller veya nazar boncuklarından birer tane alın. Aynı şekilde bit pazarından hoşunuza giden birkaç parçayı alın.

- Yapabiliyorsanız bölgeye has müzikleri dinleyin, halk danslarınız izleyin.

Kendiniz için iyi bir şey yapmak isterseniz ve maddi gücünüzde buna elveriyorsa, seyahat listenize ekleyin. Hatta bol vaktiniz varsa, Atina'dan sonra Yunan Adaları cruise turuna çıkarak kültür ve deniz gezisi şeklinde seyahatinizi büyütebilirsiniz. Umarım Atina beklentilerinizi karşılar, şimdiden iyi eğlenceler dilerim!

24 Haziran 2018 Pazar

Osmanlı Resim Sanatını Anlamak

Koç Üniversitesi'nin mezunlar derneğinde geçtiğimiz aylarda belirli periyotlarda, önceden belirlenen konularda tarih söyleşileri yapıldı. Tümüne katılamadım ama "Osmanlı Resim Sanatını Okumak/Anlamak" söyleşisini görünce resim sanatında da ilgi duyduğum için katıldım. Söyleşiyi yapan kişi Hacettepe Üniversitesi'nde sanat tarihi alanında öğretim görevlisi olan Sn. Tülün Değirmenci'ydi. Alanına çok hakimdi ve sunumunu da resimlerle desteklemişti. Bu nedenle ben söyleşiden çok memnun kaldım. Anlatılan birkaç hususu size de aktarmak isterim: İlk anlatılan minyatür sanatçısı "Timurlu Ressam" da denilen, Ressam Behzat'tır. Ressam Behzat, en önemli eserlerini Fatih döneminde vermiş bir sanatçıdır, minyatür tarzda eserler verdiği için eserlerinde mekan algısı (perspektif) yoktur, ışık-gölge yoktur ve genelde yaygın bir ışık kullanır. Diğer ressam mahlası Nigari olan Haydar Reis'tir. Nigari 16. yy'da yaşamış, aynı zamanda şair de olduğu için şair biyografilerinde adı geçen bir sanatçıdır. Avrupa sanatından etkilendiği için İslam sanatında büst portre olmamasına rağmen, büst portre yapmıştır. Yeşil (nefti) rengi sıkça kullanır. Avrupa sanatından etkilenebilmiş olması, o dönemde Avrupalı sanatçılara resim yaptıran padişahların koleksiyonlarına ulaşabildiğini gösterir. Kanuni'yi ve oğlu Sarı Selim'i resmetmiştir. Diğer sanatçı Nakkaş Osman'dır. Kendisine klasik dönem resim sanatının temsilcisi de denilebilir. Çizdiği adamları hiyerarşiye göre boyutlandırır, genelde tarih resmedicisidir. Sade bir üslubu vardır ve olay odaklıdır. En önemli eserleri Şehname-i Selim Han ve Zigetvarname'dir. Anlatılan son sanatçı Nakşi Bey'dir. 17. yy'da yaşamış olan Nakşi Bey'in gerçek adı bilinmemektedir. Tarzı nüktedandır ve çizimleri karikatürize edilmiştir. Avrupa ressamlarından etkilenmiştir ve Nadir-i Divan'da resimleri vardır.

Tülün Değirmenci'nin anlattıkları kısaca bu kadar, eğer bu sanata veya sanatçılarına merakınız varsa bu isimler üzerinden çeşitli kaynaklardan aratarak bilginizi arttırabilirsiniz. Ancak size tavsiye edilen kitapları da iletmek isterim: Kültür Bakanlığı'nın Osmanlı Resim Sanatı adındaki kitabı, Derviş Zaim - Cenneti Beklerken ve Salman Rüşdi'den Floransa Büyücü'sü kitabıdır. İyi okumalar!


Not: Sağ ve soldaki resimler Nakşi Bey'in Nadir-i Divan'da resmetmiş olduğu minyatürlerdir. Aşağıdaki minyatürler ise Nakkaş Osman'a aittir.


23 Haziran 2018 Cumartesi

Resim Hocamız Ressam Muammer Güngör

Arada sırada bloguma göz atanlar biliyor, ben 6 yıldır Eylül-Mayıs ayları arasında İstanbul Barosu bünyesindeki resim kursuna gidiyorum. İlk başladığım yıllardan beri kara kalem / kuru boya / yağlı boya yaptığım bazı eserleri de burada paylaşıyorum. Bu kez bir değişiklik yapmak ve resim dersi aldığımız saygıdeğer hocamız Av. Muammer Güngör'den bahsetmek istiyorum. İlk tanıştığım andan beri kendisini çok severim, sıcakkanlı, esprili, sanatsever ve hayata bu kadar bağlı birini daha görmedim diyebilirim. 90 yaşının üzerinde olmasına rağmen her cumartesi sabah erkenden (kursiyerlerden bile önce) İstanbul Barosu Kültür Merkezi'ne gelip saat 16:00'ya kadar enerjisinden ve inceliğinden hiçbir şey kaybetmeden resim & kültür & hayat dersi veren bu adamdan öğreneceğimiz çok şey var. Sevgili Muammer Hocamızdan öğrendiğim en önemli şeyi size de aktarmak isterim: Hayatta bağlı olduğunuz bir amacınız varsa he bu amacınızın peşinde gidiyorsanız, hiç yaşlanmıyorsunuz <3. Hocamızın eserlerinden bazılarını sizinle de paylaşmak isterim. İnternet sitesini incelemek isterseniz: http://www.muammergungor.com/ adresine tıklayabilirsiniz. İyi haftalar & güzellikler dilerim hepinize!

31 Mayıs 2018 Perşembe

Atölye Rengim

Resim kursumuz sona erdi ama Beyoğlu'na her gidişimde hala Tünel Sanat Galerisi'ne sergi var mı diye bakıyorum. Bu hafta "Atölye Rengim" sergisini görünce her zamanki gibi bu fırsatı kaçırmadım. Açıkçası "Atölye Rengim" tahminimce eserler sahiplerinin resim yaptıkları & resim dersi aldıkları atölyenin adı zira sergideki eserler farklı sanatçılara aitti. Sanatçıları tek tek yazamıyorum ama eserlerin büyük kısmını beğendiğimi söylemek isterim. Özellikle bazıları enteresan bir düşünce yapısını tuvale aktarmış diyebilirim. Sergi 1 Hazirana kadar devam edecek, fazla vakit kalmamış ama ziyaret edecek vaktiniz olursa etmenizi tavsiye ederim. Bazı beğendiğim resimleri burada da sizinle paylaşıyorum:

30 Nisan 2018 Pazartesi

Yüksel Hancıoğlu Resim Sergisi

Bu resim sergilerin benim rutinim oldu zaten biliyorsunuz. Her cumartesi (mümkün mertebe) resim kursuma gittiğim için bu hafta sonu da dersten sonra Tünel Sanat Galerisi'ne olağan ziyaretimi yaptım. Tünel Sanat Galerisi'nde Yüksel Hancıoğlu'nun akrilik boya ile yaptığı capcanlı renkleri olan bir sergi bulunuyor. Sergideki eserleri çok beğendim, hem büyük tuvaller (80x80) üzerine hem de mavi-mor-pembe ağırlıklı olan canlı renklerle yapılmış. Sanatçı genelde peyzaj çalışmış, İstanbul panoraması, Alaçatı, Şirince, Safranbolu manzaraları ve Akyaka gibi güzel görünüm sahip konuları eserlerinde bol bol kullanmış. Ben kendi adıma güzellikleri ve canlı renkleri severim, bu nedenle sergiden çok keyif aldım. Sergi 11 Mayısa kadar Tünel Sanat Galerisinde ziyarete açık olacak, eğer vaktiniz varsa tavsiye ederim. İyi eğlenceler şimdiden!



10 Nisan 2018 Salı

Işıltılar Resim Sergisi


Hafta sonu biraz hava almak için Beşiktaş'a gittiğimde Deniz Müzesi'nin Çaka Bey Sergi Salonunda Esin Erk Mashaki'nin "Işıltılar" resim sergisinin açılışı olduğunu gördüm. Resim sergilerine karşı bir zaafım olduğundan bu fırsatı kaçırmak istemedim :). Değişik tarzları denemiş de olsa sergide en çok natürmort tablolar (soldaki gibi gümüş ışıltılar olan objelerle) bulunuyordu. Birkaç portre ve bir deniz manzarası da vardı. Resim tekniği olarak da yağlı boya ya sa pastel boya kullanılmıştı. Ressamın hem tekniğini hem de renkleri kullanışını beğendim. Renkleri çok canlıydı, hatta gümüş & altın renkleri de kullanmış olması ayrıca hoşuma gitti. Özellikle minyatür tarzındaki denemelerindeki canlı renkleri beğendim. Minyatür gibi farklı bir sanat dalını aslında ben de denemek istiyorum. Bu hafta sonu gezdiğim bu sergi bana bu konuda ilham oldu. Sergi Beşiktaş Deniz Müzesinde 15 Nisan pazartesi gününe kadar ziyarete açık olacak, ilgisini çeken kişilere şimdiden iyi eğlenceler!

8 Nisan 2018 Pazar

Studio Masterpiece Galata

Benim bu şekilde bir organizasyondan haberim yoktu :). Aslında ben zaten hafta sonları resim kursuna giderek kendi çalışmalarımı yapıyorum, bunu zaten biliyorsunuz. Ancak bir arkadaşımın tavsiyesi ile bu organizasyona da katılmak istedim. Studio Masterpiece'de yapılan aktivite tam olarak şu şekilde: İnternet sitesinden hangi günde hangi eser var inceleyerek hem müsaitlik durumunuza hem de beğendiğiniz esere göre biletinizi satın alıyorsunuz (resim, seramik, string art, heykel atölyesi gibi seçenekler var), 19:00-21:00 arasında yapılan atölye çalışmasına gidip katılıyorsunuz ve keyifli birkaç saat geçirerek seçtiğiniz çalışmayı yapıyorsunuz. Hepsi bu kadar! Biz Galata'daki mekanı tercih ettik, ancak Masterpiece'in farklı yerlerde & şehirlerde şubeleri de var. Güzel bir müzik eşliğinde, daha önce hiç tecrübeniz olmasa bile güzel bir çalışma yaparak ve yaptığınız eseri alarak buradan çıkacaksınız. Bana sorarsanız güzel bir terapi yöntemi, ayrıca kendi içeceğinizi getirmenize de müsaade ediliyor. Bilet fiyatları 75 TL, eğer ilginizi çekiyorsa tavsiye ederim. Şimdiden iyi eğlenceler!

Not: Bizim yaptığımız resim soldaki zümrüt elbiseli kadın :).

İnternet Sitesi: https://www.studiomasterpiece.com/kopyasi-kopyasi-anasayfa 

27 Mart 2018 Salı

Edirne Gezi Yazısı

Dört gün önce yani 23 Martta Edirne'ye gittim ve sanırım yılın en soğuk gününe denk geldim :). Neyse bu sanırım benim talihsizliğim. Aslında iş için gittim ancak gitmişken gezimi hafta sonuna uzatarak şehri gezmek amaçlı bir iki gün daha kaldım. Yıllar önce (anımsadığım kadarı ile 9 yıl önce) Edirne'ye gezmek için gelmiştim, o zaman da çok beğendiğimi anımsıyorum. Yine de hangi eser nerede, şehir merkezine uzaklığı nedir hepsini yeniden öğrendim. Edirne İstanbul'a eğer Esenler Otogarı'ndan giderseniz yaklaşık 3 saat uzaklıkta, ben otobüsle gitmeyi tercih ettim (Nilüfer Turizm ile). Siz kendi aracınızla gitmeyi de tercih edebilirsiniz tabi. Cuma günü işlerimi hallettikten sonra otelime geçtim. Ben www.hotels.com üzerinden Edirne merkezde bulunan Taşhan Oteli ayarladım. Ben kendi adına oteli çok beğendim, eski bir taş binada (iç tarafı bahçeli) ve kervansaray gibi kubbeli odaları ile otantik bir havası vardı. Bu nedenle Edirne'ye gitmek isteyenlere bütçelerine de uygunsa bu oteli tavsiye ederim.


Sabah ilk işim otelime de çok yakın olduğu için Mimar Sinan'ın ustalık eseri Selimiye Cami'sine gitmek oldu. Selimiye gerçekten muhteşem bir yapı, kartal yuvası gibi şehir merkezinde bir yeraltı çarşısının üzerinde yükseliyor. Selimiye'nin altında Selimiye Arastası bulunuyor. İstanbul'daki Kapalı Çarşı gibi pasajlar şeklinde tarihi bir çarşı burası. Çarşının hemen üzerinde Selimiye Cami'si konumlandırılmış. Selimiye ibaret zamanları dışında zaten ziyarete açık. İçeride insanları rahatsız etmemek kaydıyla dilediğiniz kadar kalabiliyorsunuz. Çıkışta Selimiye Cami'sini bir turlayın derim, her bir cephesi diğerinden daha güzel bir yapı. Selimiye'nin hemen yanında Selimiye Vakıf Müzesi bulunuyor, ziyaret etmek isteyenler için.

Selimiye Cami'sinden çıkınca Eski Cami adındaki camiye gittim (sağda iç mekanının fotoğrafı) sanırım Edirne'de taş yokken bu cami inşa edilmiş :). Eski Cami 15.yy'da yapılmış ve dokuz kubbeli olduğu söyleniyor. Buradan çıkınca yine yürüme mesafesinde olan Üç Şerefeli Cami'ye gittim (solda). Bu camide 15. yy'da inşa edilmiş ve sadece üç minaresi var. Üç minaresinin de dış dekorları birbirinden farklı. Bu caminin de bir iç bahçesi vardı ve iç bahçesi külliyeler gibi oymalı kemerler ve pencerelerden oluşuyordu. Benim aklıma takılan tek konu, neden bu kadar yakın mesafede üç cami olduğuydu sadece.

Buradan çıkınca Edirne'nin en işlek caddesi olan Saraçlar Caddesi'nden (sağda) yürüyerek önce Tunca Nehri'ne oradan da Meriç Nehri'ne gittim. Aşağı yukarı 2 km'lik bir mesafe sürüyor (ben biraz yanılmış da olabilirim ancak çok yürümüyorsunuz). Hem Tunca'nın hem de Meriç Nehri'nin üzerine birbirine çok benzeyen iki köprü var: Fatih ve Meriç Köprüsü. Bu kemerli köprülerin üzerinde tam ortada soldaki gibi çardağa benzeyen bir yapı var. Sanki nehrin izlenmesi için inşa edilmiş gibi ama bu yapının asıl amacını bilmiyorum tabi. Mart ayında Edirne'de henüz doğa canlanmadığı için hem Meriç Nehri'nin rengi gri gibiydi hem de etrafındaki ağaçlar vb. henüz yeşillenmemişti. Bu nedenle buradan daha önce aldığım zevki alamadım, mutlaka güzel bir havada gidin ve kıyısında bir çay için derim ben.

Meriç Köprüsü'nden geçince yine birkaç kilometre sonra (otobüse de binebilirsiniz) Karaağaç Tren Garı'na ulaşıyorsunuz. Burası Yunanistan sınırına çok yakın eski ve bir garip tren istasyonu. İnsanda uyandırdığı hissiyat gerçekten çok garip, Yunan topraklarında kaldığı için rayların sökülüp yalnızca sembolik bir kısmının bırakılmış olması, Cumhuriyet Dönemine ait sembolik ve nostaljik trenin (solda) bırakılmış olması insanda hüzün uyandırıyor. Buradaki bina şu anda Trakya Üniversitesi'nin Güzel Sanatlar Fakültesi olarak kullanılıyor, bu nedenle gar bahçesinde bir resim müzesi de bulunuyor. Resim sanatını çok sevdiğim için burayı gezerken özellikle zevk aldım. Hemen çıkışında da garın bir ucunda Lozan Anıtı bir ucunda da Milli Mücadele ve Lozan Müzesi bulunuyor. Gardan çıktığınızda bir sokakta minik ve çok güzel kafeler var, burada da biraz dinlenip salçalı tost yemek yiyebilirsiniz.


Edirne'de ne yenir? Zaten Edirne'nin kendine özgü en önemli lezzeti tava ciğer. Bana tavsiye edilen yer Ciğerci Niyazi Ustaydı, ben de ciğeri burada denedim. Çok beğendim, zaten ciğer de seven biriyim. Edirne'nin bir tatlıları çok meşhur: Peynir tatlısı, badem ezmesi, Kavala kurabiyesi ve Balkan tatlısı triliçe. Aslında tatlıyla pek aram yoktur ancak bu tatların hepsini denedim, hepsi birbirinden güzel, tavsiye ederim. Keçecizade'den bir paket de badem ezmesi aldım İstanbul'a dönerken, kahvenin yanında bir parça ağzınızı tatlandırmak isteyenlere birebir. Fiyatlar zaten uygun, sürpriz olmayacağı için ayrıca belirtmeye gerek duymuyorum.

Edirne'de diğer gezilecek yerler & tavsiyeler:


1. Tavsiye edilen ya da gezi bloglarında yazılan yerlerdi ancak benim bir kısmını görmeye fırsatım olmadı. Zaten şehir merkezindeki arastaları, bedesten ve diğer tarihi binaları görüyor olacaksınız (Mimar Sinan tarafından yapılan Rüstempaşa Kervansarayı gibi). Yürüme mesafesinde bulunan diğer yerler: Edirne Sağlık Müzesi (II. Bayezid Külliyesi), Edirne Arkeoloji ve Etnografya Müzesi, Alipaşa Çarşısı, Büyük Sinagog,  Saat Kulesi, Sokullu Mehmet Paşa Hamamı, Sarayiçi Kırkpınar bölgesi ve Av Köşkü gibi.

2. Ben Niyazi Usta'yı yazdım ancak eminim pek çok ciğercinin ciğeri başarılıdır, siz çarşıdaki dilediğiniz yere gidin.

3. Dönerken badem ezmesi almayı unutmayın.

4. Yazıda belirttiğim gibi mutlaka güzel bir havada gidin, hem Meriç Nehri kıyıları, Tavuk Ormanı, Av köşkü gibi yerlerin seyir zevki daha harika olur hem de benim gibi gezerken donma tehlikesi atlatmazsınız :).

5. Nilüfer Turizmi kullanmanızı tavsiye derim zira diğer otobüs şirketleri ilçelerin otogarlarında durduğu için Edirne merkeze 1 saat daha geç varıyormuş, neden fazladan bir saat kaybedesiniz ki?

Edirne Osmanlı Devletine de bir dönem başkentlik yapmış, çok güzel bir şehir, mutlaka zamanınız & bütçeniz varsa gidin görün. Hatta birkaç gün kalın ve Gazi Baba Meyhanesi'nde bir Tekidağ Gold rakısı için. Türkiye'de de gezilecek ve görülecek çok güzel şehirler var, keşke daha çok vaktimiz olsa da gezip görebilsek. Şimdiden iyi eğlenceler!